Biz farklı bir alemdeyiz. Volkan’la yollarımız kesiştiğinde ikimiz de sürümüzü kaybetmiş durumdaydık. evet, biz de sizler gibi sürü olarak ilerleriz. ama sizin gibi düzlem üzerinde değiliz. bizim habitatımız jöle gibidir, her yöne yüzeriz. hayatta kalmak için siz nasıl yemekler yiyip oksijen çekiyorsanız, bizim de sürekli hareket etmemiz gerekir. durduğumuz anda, ışığımız söner, ölürüz. Evet, bizim de ölülerimiz var, biz de onlara yas tutarız. ağıtlar yakmayız belki ama, göz kırparız birbirimize. biz de anlarız sanattan, ama sizinkinden biraz farklı. bizim de dostlarımız ve düşmanlarımız vardır, hatta mücadele etme biçimlerimiz bile oldukça benzer. Volkan’la istişare edince fark ettik bu benzerliği.
Bizim habitatımız tatlı bir jöle gibi, o jöle üzerinde ileri geri yukarı aşağı her yöne süzülürüz. sürünün arasına bazen engeller gelir, bazıları o engelleri aşamaz, ama büyük çoğunluğumuz tekrar bir araya geliriz. kolordu komutanı deriz her bölünen parçanın başındaki lidere. lider o anda seçilir, görev o anda tayin edilir. doğru zamanda doğru yerde olduğu için o görevi alır, eğer tekrar bölünmek gerekirse, tekrar kolordular oluşur. eskileri geride kalır veya tekrar birleşir.
İlerlemek için sürekli kulaç atmak gerekir. ama bunu sürü halinde yapmazsak çok enerji harcarız. öndekilerin oluşturduğu dalga arkalara güç verir, sıralar sürekli değişir, dinlenmek isteyenler en arkaya geçer, dinlenince tekrar öne çıkar. eğer işbirliği halinde kulaç atmazsak, sürü ilerleyemez, telef olur. O yüzden aramızdaki bu anlaşma çok önemlidir. Bazıları yorulur, veya ilerleyemeyecek kadar yaşlanmıştır. Onları geride bırakmamız gerekir, yapacak bir şey yok, önemli olan sürünün ilerlemesi, var olması. bizim varlığımız size ışık olur belki de. herkes yapması gerekeni yapıyor sonuçta.
bazen farklı gruplarla ve kümelerle tanışırız, bazen iç içe geçer daha çok parlarız, genelde herkes kendi yoluna gider, geçerken selamlaşır, dostça ayrılırız. veya gitmemiz gereken yere ortaklaşa kürek çekeriz. Ama bazıları da vardır ki, onların motivasyonunu anlamak güç. bizim ışığımızı söndürmek isterler. neden isterler, bilmem, kıskanırlar belki. onlara veremeyiz, ama onlar çalmak ister, çalamazlarsa bizimkini söndürmek isterler. halbuki onlarda çok var, ama çok olduğu için parlayamadıklarını anlamamışlar. bizi de söndürmek için gelirler. onlar tehlikelidir. kaçarız onlardan, savaşmaya kalkarsak biz de boğuluruz karanlığa.
Bizim uzun kollarımız vardır, bir sürü kol. tutamaç diyelim. ahtapota benzeriz, biraz da yılana. biz jöle içinde bunlarla kulaç atarak ilerleriz. herkes yapması gerekeni bilir ve bulunduğu konumda gerektiği kadar kulaç atar. en önde en güçlülerimiz ve gençlerimiz vardır, yaşlıları ve güçsüz olanları en sona koyarız ki bizim yarattığımız dalgaların enerjisiyle minimum güç kullanarak bize ayak uydurabilsinler, takip edebildikleri kadar etsinler. ama bazen takip edemeyecek kadar güçsüzleştikleri anlar gelir. o durumda yapacak bir şey yoktur. Maalesef geride bırakmamız gerektiğinde, onlar kendileri bırakır zaten. yine de müteşekkir olurlar birlikte yüzüp sörf yaptığımız zaman boyunca.
çalışkanızdır biz. tüm sürünün hayatta kalması ve ilerlemesi işbirliği yapmamıza bağlıdır. Bu söylediklerimi savaştan sonra öğrendim. Savaş başlayana kadar bunları bilmezdim. uzun zamandır bu işbirliğini bozacak bir olayla karşılaşmamıştık. Ta ki o gün gelene kadar.
Sürümün yolunu savaş sırasında kaybettim. Ben bir Dendroit’im. Benim görevimde sabit bir yerde kulaç atmazsınız. Ben sürekli sürü içinde konumumu değiştirip, bir terslik var mı diye bakarım. bazen hasta bireyler farkında olmazlar, ama en önde durup kulaç atmayan birini görünce onu doğru yere taşımaktır bizim görevimiz. yoksa sürüye yük olur, dalganın gücünü azaltır. domino etkisi yaratıp arkada kalanları da zora sokar. İşte ben tam bu noktada, onu doğru yere götürmekle görevliyimdir. eğer taşıyamayacağım seviyedeyse, ilaçları taşırım onun için. evet, bizim de ilaçlarımız vardır. ışığı çok soluksa, kendi ışığımızdan içiririz, kendilerine gelenler olduğu gib gelemeyenler de olur. bazıları hastalığı atlatamaz ve maalesef onları da geride bırakmamız gerekir. sürünün iyiliği için bunu yapmak zorundayız.
Uzunca bir süre böyle yol aldık. kaç yüz bin yıl geçti ben bile bilmem. Tabii, uzundur bizim ömrümüz. Şartlar el verirse milyonlarca, trilyonlarca yıl yaşarız. ama genelde ya bir engele çarparız, ya enerjimiz biter, bir şekilde sonumuz gelir. ama yeterince şanslı olanlarımız çok çok uzun seneler yaşar.
Bir gün yine hasta birini haber verdiler, hemen onun yanına yüzdüm. hiç kulaç atmıyordu ama ışığı parlaktı. Yanına yaklaştım ve “Adın nedir senin?” diye sordum. “Lipo ben!” diye karşılık verdi. “İyi görünüyorsun, neden kulaç atmıyorsun?” dedim merakla. Yanıma sokuldu ve “Kulaç atmama hiç gerek yokmuş ki, zaten taşıyorlar, gel sen de dene!” dedi. Denemek istedim, işte tembellik virüsünü ilk böyle kaptım. Gerçekten de kulaç atmama gerek yoktu, arkama yaslandım ve sürünün dalgasında seyahat ettim. Işığım da arttı. “Sen akıllı birisin” dedim Lipo’ya. Şimdiki aklım olsa, onu oracıkta boğuverirdim. Ama o anda anlamadım. işte tembellik virüsü böyle sızıverdi bünyeme. Gel zaman git zaman, aktif bir işim olmadığında, kulaç atmayı bıraktım. Sürü beni zaten taşıyordu. Soranlara aynen Lipo’nun dediklerini söyledim “Gerek yokmuş ki, zaten gidiyorum!”. Bunu duyanlar da aynısını yapmaya başladı. Ve kriz o vakit görünür olmaya başladı.
Kurduğumuz düzen bir anda bozulmaya başladı. herkes kulaç atmayı bırakınca, sürüde bazı yerler çok parlak yanarken, artık öndekilerin gücü arkayı çekmeye yetmiyordu. İşte o anda Lipo’ya baktım, artık ışığı yoktu, çevresinin de yoktu. dev bir karadeliğe dönüşmüştü ve etrafındaki ışıkları da yutuyordu. Etrafıma baktım ve farkettim ki, ben de aynısını yapıyordum. Sürü içinde gezerken o kadar parlaktım ki, diğer ışıklar radarıma girdiği anda bana karışıyorlardı, hem büyüyordum, aynı zamanda da soluyordum. Artık doğru düzgün parlamıyordum bile. O vakit geldiğinde, Kral Theos ile konuşmaya karar verdim. artık bir çözüm bulmak gerekiyordu.